İki gerici bir ilerici
Bir yenilenme, yeniden yapılanma içinde Türkiye.
Dış sese kulak vermekle varılacak yargılar ülkesi değil burası; iç sese kulak vermek, içten içe gelenin ne olduğunu işitmek gerekiyor.
Sahtekârlığın havada uçuştuğu, soluduğumuz havada ‘bünyeleri’ tahribe yeter derecede yalanın bulunduğu bir devlet düzeni içindeyiz sonuçta.
Tetikte olmak bu topraklar için ‘hayat’ta, hakikatte kalmanın önkoşulu.
Elinden dilinden emin olunanlar diyarı olmaktan epey uzak kaldık ne acı ki.
Bir yeniden yapılanmanın eşiğindeyiz ya, elimizdeki aktör ve faktörlere şöyle yeniden bir bakalım:
İktidarda tek parti var: Ak Parti.
İktidar, 50 sene geçmiş de olsa demokrasiye geçememiş ülkede sancılar içinde, muktedir olma derdinde.
Muktedir değil zira milletin kendisine irade teslim ettiği herhangi bir parti muktedir olmayı başaramadı, başaramaz bu ‘düzen’de!
İktidarı tek başına elinde bulundurması gereken hükümet, haddi aşanlarla, hakkına hukukuna riayet etmeyen etmenlerle paylaşmakta.
Bunlar, sırasıyla, Ordu içindeki üniformalılıar, Yargı ve Bürokrasi içindeki üniformasını çıkartmışlardır!
Devamı »
Dil Zabıtalığı “On”
Dil, insanın ifade etme, derdini anlatma gibi gündelik ihtiyaçlarını karşılamanın yanında düşünmeyi de birebir ilgilendiren bir alandır. Kelime hazinesinin geniş olması ve dilin anlatım imkanlarına hâkim olmak, insanın zihinsel uğraşlarında daha olgun ve üretken olmasını sağlar. Kelimelerin etiketlediği düşüncelerin çoğalması da düşünce süreçlerini doğrudan zenginleştirir, anlatıma yeni boyutlar katar.
Kelime ile düşüncenin bu derin bağını koparmak, dile anlatım bozuklukları, yabancı kelimelerin artışı gibi etkenlerden çok daha fazla zarar verir. Orwell’ın 1984’ünde totaliter devlet, düşünceleri yok etmek için dili yeniden kurguluyordu. “Tehlikeli düşünceleri imleyen kelimeler olmazsa, tehlikeli düşünceler de olmaz” prensibinden hareketle dil basitleştiriliyordu. Düşünce polisliği yapan totaliter rejimler ne yazık ki dille bu tür problemli bir ilişki kurmuşlardır. Toplum mühendisliği projeleri çerçevesinde insanların yaşantılarını, kültürlerini, dinlerini ve dillerini kendi egemenliklerini pekiştirmek için dönüştürmüşlerdir. Nitekim bizim hatıratımız da böyledir. “Dil devrimi” adı altında gerçekleştirilmiş budama operasyonları üzerinde durduğumuz bu marazlı ilişki içinde tanımlanmalıdır. Türkçe’yi kurtarmaya girişenler, “Maksat ‘Öz’ Türkçe olsun, orta asyadan geldiğimiz bilinsin, elin Arabından Rumundan pislik bulaşmasın.” [1] anlayışı ile “ulus devlet”leşmenin bir parçası olarak dil sahasındaki bu süreci işletmişlerdir.
Devamı »
Mevzubahis Türkiye İse Yalandır
(İçi rahat etmeyecekler için başlar başlamaz not: Bu yazıda anlatılanlar tamamen hayal ürünüdür!)
Türkiye’de iklim koşulları dikkate alınırken yağan yağmurların yanı sıra yağan yalanların da hesaba katılması gerekmektedir. Tam bir sayı veremem ama her sene metrekareye binlerce yalan düştüğünü söyleyebilirim.
Kuzeyden ve Güneyden ve Batıdan ve Doğudan gelen yalanlı hava yurdu etkisi altına alır 365 gün altı saat.
Peki niye bu kadar yalanlı ve neden böylesi etkili?
Çünkü saatte bilmem kaç bin kilometre hızla medya rüzgarlarının sürüklediği yalanlar yetkili ağızlardan çıkmakta.
Çünkü yalanlar Anayasamızda, ana yasamız olarak yer almakta.
Hem de öyle böyle değil, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek derecede.
İsterseniz, devletin hikayesinin en başına dönelim, anayasasının dördüncü maddesinden başlayıp geriye doğru sayalım.
Devamı »
Efendim
Acının çehresi kırmızıdır şimdi efendim
hamra gülleri kıskandırır da yine de renk vermez kendisinden
kaçtım herşeyden, herkesten
senli yalnızlıklarda gizlenmeyi istedim sabah vakitlerinde
hiç bilemedim ben efendim!
ne büyük sözler ettik, ağırlığı altında ezilmediğimiz
gelseydin de baksaydın bir yüzümüze
ne çok isterdim hicap etseydik cemalinden bir lahza
yoktu ki hicap etmeye yüzler
hiç bilemedim ben efendim!
savruldu bin parçam orta yerine insafsızlıkların
mecruhtu tüm lafızlar, mecal bulamadım iyileştirmeye
nasıl dayanırdı ki bir yürek mahşeri korkuyla sükut eden iyi niyete
niyetler iyi değildi..
hiç bilemedim ben efendim!
anlatamadım damarlarımda dolaşan
firari düşüncelerle giryan halimi
ürkek bakışlarımdan bil efendim ne özlemler biriktirdim sana
dimağımda kelimelerle ne çok sustum, konuştukça tüm cazibesiyle gece
hiç bilemedim ben efendim!
gece gebeydi tüm senli düşüncelere
ilişmek istedim mescidinin kapısına
içimde hapis duran mahcubiyetle seher vaktini bekliyorum
açman için kapıyı
tek bildiğim kapındayım ben efendim!
seyyah..
Alıntılar Defteri’nden Bayram Mesajı
Alıntılar Defteri 21. Sa’yısına Umut ile giriyor,
Türkiye Cumhuriyeti 86 yılını geride bırakıyor.
Sözünü Hakikate Dik diyen Defter, göndere çektiği alıntılarla İnsan’ı ele alıyor, açıyor, çözüyor, görüyor ve örüyor.
İnsan’ı, bu ülkenin insanını, bu ülkeyi ve bu ülkenin 86 yıllık geçmişini..
Bugün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla tüm yurtta ve dış temsilciliklerde, liderlerin değil Alıntılar Defteri’nin yayınladığı mesajlar okunacak, Yalan Dolan’ın eli ayağı dolaşacak.
Bayramınız kutlu olsun!
Modern dünyayı denetim altında tutanların ustalıkları, halkı kendi kendisini yönettiğine inandırmış olmalarında yatmaktadır.
E. Jong
İki dil ve binbir çelişkidir.
Her şey dahil gerçekler, bütün samimiyetiyle yer alıyor filmde. Köyde, ilk okulda, bir sınıfta, çocuklar etrafında geçiyor İki Dil Bir Bavul.
Olacak iş değil dersin, şayet olay Türkiye’de geçiyorsa sözünü geri alırsın: Olur kardeşim, olmadı; olduğu kadar artık!
Öğretmen olmuş gencecik bir çocuk, ilk görev yerine, uzak mı uzak bir köye gelir, elinde bir bavul. Annesinden ve şehrinden ayrılmıştır. Okula varır, elindeki anahtarlarla okulu açar, kendisini ‘börtü böcek’ karşılar. Su yoktur ama elektrik vardır, kesilmezse. Bu, ‘beklenenden’ de beklenmedik karşılamadan sonra öğretmenimiz, yürek dolusu hevesle öğrencilerini beklemeye başlar. Günler geçer, gelen giden olmaz. Gidip tek tek evlerden toplar öğrencilerini, eğitim öğretim yılını açar, film de zaten orda başlar!
Çocuklar tek kelime Türkçe bilmemekte, öğretmen tek kelime Kürtçe.. Burası fazlasıyla kürt köyüdür, Türk Devleti ve öğretmeninden başka yabancısı da yoktur.
Devamı »
Şairin Yolculuğu: Roni Margulies Şiirinde Göçmenlik
Kendini ait hissettiği, kendiyle bütünleştirdiği, içinde anılarını, sevgilerini ve acılarını yaşattığı şehirden uzak kalması, Roni Margulies’in şair olmasının en büyük sebebidir. Hölderin, “İnsanoğlu yeryüzünde şairane mukimdir.” der. Margulies’in ikameti de aynen böyleymiş ki yaşadığı şehre, yaşamak istediği şehre, fakat yılların ve şartların etkisiyle değişen, asla eskisi gibi olmayan, içinde bulundurduğu anılarla, yaşanmışlıklarla değerli olan bir şehre duyduğu özlemin onu sanatçılığa tabir yerindeyse “ittiğini” söyleyebiliriz.
İnsanın yeryüzündeki varlığına ilişkin çok söz söylenmiştir. Rabbimizin ilk insandan bu yana bize hatırlattığı ise, insanın yeryüzünde bir yolcu, dünyanın bir konaklama mekânı olduğudur; insana düşen ise akıp giden hayatın içinde doğru yolu yürümek. Çok da uzatmaya gerek yok, bu yolun adaleti tesis etmek, zulme direnmek, ezilenlerin elinden tutmaktan geçen bir yol olduğu da Rabbimiz tarafından açıkça bildirilmiştir. Ali Şeriati sanatı, dünyada yolcu olan, dünyaya yabancı olan insanın, bu dünyada olmayan ‘en güzel’in taklidini yapmak olarak tarif eder. Ona göre sanatçı, zindanını boyayan adamdır.
Devamı »
Yeni bir müslüman türü!
Ofis Müslümanlığı
İslam’ın post modern bir yorumu. Neo Müslümanlık olarak da adlandırılır. Teorisever bir takımın öncülüğünde yaygınlık kazanmış bu akım akıllı ve akılcı insanlara hitap eder. Buna göre, İslam’da temel olan iman-amel ilişkisi, gelişen teknoloji ve küreselleşme karşısında yetersiz kalmaktadır. Yapılması gereken imanı imajla desteklemektir! Aksi halde çağda var kalmak ve etkin olmak mümkün olmayacaktır.
Ofis Müslümanları iman-imaj ilişkisini güçlü tutmak gereğine inandıklarından çok bilmiştirler. Her daim entelektüel kaygı içindedirler. Bu kaygı ile umut arasında yaşarlar. Teoriyi kutsarcasına önemseseler de İmaja dönüşmeyen amele itibar etmezler.
Bir ofis müslümanı geniş halk kitlelerinden bu noktada ayrılır. Ona göre imajsız amellerde bulunmak meseleyi kavramış müslümanın işi değil vakit kaybıdır. Sıradan amellere bu sebeple katılmaz ve fakat böyle işlerle uğraşan insanlara da -mümkün olduğunca- burun kıvırmaz. Çünkü bilir ki ıslah görevi vardır. Bu bilinçle, halka uzak kalmaktan alıkoymak için kendini, bir entelektüele göre basit sayılan kimi amellere tenezzül edip destek verdiği olur dönem dönem.
Nefes Filmi Üzerinden Bir Ali Murat Güven Okuması
Film kısaca, 1993 yılında Güneydoğu’da Irak sınırına yakın bir dağ karakolunda muvazzaf 40 erden oluşan bir timi anlatıyor. İçinde yaşadıkları ruhsal atmosferi, çatışma sahneleriyle zenginleştirerek 90’lı yılların puslu havasını perdeye taşımaya çalışıyor. Teknik olarak çarpıcı, hareketli ve kaliteli sahneler taşıdığını söyleyebiliriz.
Nefes filmi, Uzak İhtimal’le birlikte Ekim ayına damgasını vuran ikinci Türk filmiydi. Reklamı televizyonlarda iyi yapıldı ki izleyici sayısında ciddi bir fazlalık vardı. Terör sorunu üzerine ülkemizde çekilmiş film sayısı az; dolayısıyla birçok insan gibi bende de soruna ışık tutabilecek bir film olabilir mi sorusu belirdi. Ayrılıkçı tutumları ayaklar altına alabilen bir “asker” filmi izleyebileceğimi umdum.
Yanılmışım. Filmin genel karakteri statükoya sadakati öğütlemekten başka bir şey yapmıyordu. Filmi izlerken notlar aldım, dikkatli bir gözle izlemeye çalıştım. Bilinçsiz ve içi boş bir tepki göstermek istemedim.
Ali Murat Güven’in filmle ilgili söyledikleri bende şok etkisi yarattı. Filmin ufak tefek teknik unsurdan oluşan hatalarını bir kenara koyarsak eksiksiz bir yapım olduğundan bahsediyor, kendi askerliğini de o dönemde yaptığını hatırlatarak, filmi izlerken duygularının kabardığını filan söylüyordu. Hatta bu film, “kirli savaşın yitik evlatlarına gecikmiş bir saygı gösterisi”ydi.
Devamı »
Yorum Yapın
Yorum Yapın
Yorum Yapın