Filistin Direnişine Nesnel Bir Bakış: “Maskeliler”
“Tepelerde binlerce asker vardı. Her yandan ateş açtılar, kaçanların kemiklerini kırdılar, çıldırmış gibiydiler!”
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen Maskeliler, Filistin mücadelesine değinen içeriği ile kısa sürede toplumun her kesiminden insanın ilgisini çekerek 2008′in en iyi oyunu seçildi. Ilan Hatsor’un yazıp, Taner Barlas’ın yönettiği, Levent Üzümcü, Serdar Orçin ve Mehmet Gürhan’ın, Naim, Halit ve Davut adlı üç Filistinli kardeşi canlandırdığı oyunda, Siyonist işgalin, Filistin toplumuna, özünde Filistin ailesine etkileri irdeleniyor.
Iraklı bir annenin ve Fas kökenli Musevi bir babanın oğlu olan Ilan Hatsor, kendisini üne kavuşturan oyunu Maskeliler’i, Birinci İntifada başladıktan birkaç sene sonra, 1990 yılında, Tel Aviv Üniversitesinde Oyun Yazarlığı bölümü birinci sınıfta okurken kaleme aldı. Hatsor konuya, Filistin mücadelesine terör damgası vuran Siyonist zihniyetin bayağı ve bulanık bakış açısı yerine, insanî, nesnel bir gözle bakmayı deniyor. İsrailli bir yazar tarafından Filistin direnişine dair yazılan ilk oyun olan Maskeliler için yapılan değerlendirmelerin, zulmü üretenlere karşı muhalefet ve tepki, direnişin haklılığına hususundaysa farkındalık barındırması gözden kaçırılmamalıdır. Maskeliler’in, çeşitli dillere çevrilerek Filistin’de, Ortadoğu ülkelerinde, Amerika’da birçok defa sahnelendiğini de belirtmek gerek.
Gerilimli, politik savaş havasını baştan sona solutmayı başaran oyunun en belirgin özelliği, aile üzerinden toplumun içinde bulunduğu vaziyeti göstererek, kardeşlerin imlediği toplumsal kimliklerin karakteristik özelliklerini başarıyla yansıtması. Kardeşlerden Naim, bir direnişçi, Filistin’in özgürlüğü uğruna varını yoğunu ortaya koyan bir gerilladır. Küçük kardeşlerinin, özgür Filistin için yapılan geçit törenini basan İsrail askerleri tarafından vurulması ailede büyük trajediye sebep olur. “Komite” adıyla anılan direnişçi örgütün yönetimi, Naim’in ağabeyi Davut’un, İsrail gizli polisi ile çalıştığını öğrenir. Davut, kendi hevası dışında hiçbir şeyi önemsemeyen bir gammazdır. Gizli polisin ev, araba, Tel Aviv’de toprak vaat ettiği Davut, o küçük ve rahat yaşamı için teklifi kabul eder. Direnişçilerin isimlerini Siyonistlere verir. Naim ise ağabeyinin masum olabileceğini düşünerek, köye gelir. Naim ve Halit, ağabeylerini, komiteden önce bulur ve gerçeği öğrenmek isterler. Fakat aralarında geçen konuşmalardan sonra ağabeyleri Davut’un hain olduğu gerçeği ile yüzleşeceklerdir. Kapı yumruklanır, komitenin geldiğini düşünen Halit, ağabeyi Davut’u öldürür. Fakat gelen İsrail askerleridir. Oyunun sonunda Naim ve Halit İsrail askerlerince katledilirler.
Siyonist terör devletinin vahşi yöntemlerini ifşa etmesi oyunu değerli kılan başlıca unsur. Maskeliler’de yer alan en belirgin yanlış ise, İntifada’nın İslamî boyutunu hasıraltı ederek, Filistin mücadelesini salt “vatan” için verilen bir dövüşe indirgemesi. Direnişi besleyen, mücadeleyi tetikleyen inançtan söz etmemesi. Bunun, yazarın direnişi sürekli kılan unsurları yeterince sağlıklı tahlil edemeyişinin ya da Siyonist medyanın direnişe yüklediği karşılıkların geçerli sayıldığı bir sosyal ortamın tezahürü olduğunu düşünebiliriz. Fakat Filistin mücadelesini gündemleştirerek uygulanan zulmü ve işgalci zorbalığı ortaya koyması bakımından oyunun önemi yadsınamaz.
Haksöz Dergisi / Aralık 2008
Hakikat Bizi Özgürleştirecek
Yazılarımın çok sert olduğunu söylüyormuş okurlar, kulağıma geliyor!
Neyle kıyasladığına göre değişir.
Alışveriş listesinin yanında çok sert duruyor, doğru.
Türkiye gerçeklerinin yanındaysa, yazdıklarım bir minder kadar serttir ancak.
Hem, kim demiş sadece yazı yazıyoruz?
Biz ‘kavga’ ediyoruz burada!
Bu milleti kandıranlarla, yarınlarımıza kumpas kuranlarla, zalimlerle, alçaklarla!
Rahatsız edebilir yazdıklarım birilerini.
O birileri başka birilerinin mavallarıyla yatış pozisyonuna geçmiş ve hatta uykuya dalmış olacak ki rahatsız oluyorlar.
Ben esasen o ‘başka birileri’nin maskelerini indirip açık etmek derdindeyim manzarayı.
Çok değil, daha sekiz ay önce ordunun içinde bir cunta “Kafes Operasyonu” adıyla bir eylem planı hazırlamış, uygulamanın yollarını arıyor.
Bu kaçıncı darbe girişimi, seksen mi oldu, Allah bilir!
Başbakan dahi çıkıp açık açık hesap sormaya çalışırken bizim(!) ‘media’nın büyük bir bölümü sus pus.
Yani, ordu içinde birileri, bu milletin vergileriyle beslenip bu millete karşı psikolojik savaş planları yapıyor, tüm mesailerini, varlarını yoklarını millet iradesini tasfiye etmeye ve kendi çıkar düzenlerini tesis etmeye harcıyor; bu gasp, bu muazzam ahlaksızlık değil sert olan, bunları yazmak mı sert?
28 Şubat’ta milletin trilyonları hortumlanırken, bundan kır gezisi gibi mi bahsedeceğiz?
Diyarbakır cezaevinde sistematik olarak insanlığa karşı suç işlenmişse, bu değil de bundan bahsetmek mi dert?
12 Eylül’ün mağdur ettiği milyonlarca Türkiye vatandaşının hakları için iki cümle kurmuşuz, kağıt üzerinde mürekkep mi sert yoksa Firavunların kendileri mi?
Açılım yapılıp millet daha özgür daha kardeş daha müreffeh kılınacak, buna sırf kendi küçük menfaatleri için karşı duran siyasi liderlerin ‘gericilikleri’ mi sertliktir, yoksa bunların ifşa edilmesi mi?
İnsan hakları savunucularını öldüreceğiz,
Çocukları müze gezerlerken havaya uçuracağız,
Gayrimüslimlere suikastlar düzenleyip bütün suçu “dincilerin” üstüne yıkacağız diyor darbeciler, en son ele geçen planda.
Zaten bunların elli katı, yüz elli katı yapıldı bu ülkede.
Ergenekon ortada.
E, onun avukatlığına soyunmuş kişiden Trabzonspor’un son transferiymiş gibi mi bahsetmemiz bekleniyor?
Statüko devam etsin, show devam etmeli diyen magazinciler gibi, zulüm sürsün diyor, amenna mı demeli?
Bu topraklardaki garip, yoksul, fakir insanlara aktarılması gereken parayı iç edenlere karşı yumuşak cümleler mi kuralım?
E, Dersim katliamı olmuş, onu da normal karşılıyorlar, malum.
O katliamın Atatürk döneminde gerçekleştiği gerçeğini söylemek mi sert yoksa bu vahşetin kendisi mi?
E, JİTEM ortada.
On yedi bin faili meçhul cinayetle kırılan benim halkım değil mi?
Sivas katliamının nasıl bir tezgah olduğunu anlatacağız, sert mi?
Sen neye inanacaksın ey sevgili okur!
Hakikate mi, yalana dolana mı?
Eğer hakikate inanacaksan, ne güzel, yan yanayız!
Gerçekleri kabul etmek kolay değil, acıtıyor, kanatıyor önce.
Ancak, yol almak için buna muhtacız.
Hakikat bizi özgürleştirecek, güzelleştirecek, göreceksin.
GÖZYAŞIM YETMEZ
(Aynur TEZCAN; soğuk algınlığı ve yüksek ateş nedeniyle Çapa Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesine götürülen, “çarşaflı” olduğu için uzun süre kimsenin ilgilenmediği, yedi saatlik ilgisizlikten, geç müdahale ve yanlış uygulamalardan dolayı beyin ölümü gerçekleşen, bitkisel hayatta bir süre ayrımcılığın derin acısını yaşadıktan(!) sonra ömrünün baharında hayata gözlerini yuman kardeşime ithaf olunur.)
Zihinleri çarşafın kadar siyah insanlar güneş kadar aydınlık yüreğini anlayamazdı çocuk! Yarasalar aydınlığı idrak edemez. Bu, gün gibi açık; lakin şu nasipsizleri teşhir için batmalı mıydın? Dinmez bir ıstırapla sımsıcak gözyaşları yuvarlamak yeter mi ardından. Bu insanlara( hâşâ bunlar insan olamaz!) günlerce lanet etsem kâfi midir yasını tutmaya çocuk? Ağlıyorum evet, erkekler de ağlar bilir misin? Ancak onlar her şeye ağlamaz çocuk, onlarda gözyaşı, felaketin korkunç yüzüdür, kemiğe kadar işleyen bir acının tahammül haddinin fevkine çıkışıdır. Ama eli kolu bağlı oturmak kadar acısı yoktur.
Seni insafsızlara kurban vermeye tahammül edemiyorum. Tüm kâinatı titretecek bir çığlık koparsam ve sokaklara çıkıp “adalet”i bir parti ismi sanan şu alık insanlara “kardeşimi katledenlerin canını istiyorum, adalet istiyorum” diye haykırsam ne değişir? Müşahhas sisteme alnının ortasından bir kurşun sıkamadıktan sonra, bu çarpık zihniyeti bir kaşık suda boğamadıktan sonra neye yarar? İnsanlık ayıbı kara bir leke olarak tarihe düştü adın. Örtüne el uzanması saikasıyla harp başlatanlar düşmanı tasfiye ettiyse bu karanlık yüzler de kim? Memleketimi inançlarımıza, değerlerimize tahammülsüz yaban domuzları bastı bilmiyorsun çocuk. Ağzına insanlık, hukuk, demokrasi, çağdaşlık, ilericilik gibi sözcükleri sakız etmiş bu güruh bakıldığında insan vehmi uyandırıyor nazarlarda. Yirmi birinci asırda günahsız bir insanı ayrımcılığa kurban ederek, bilmem kaç milyon yıl evvel yaşamış insanlıktan nasibini almamış toplulukları barbarlık yarışında çoktan geride bıraktılar.
Zemheri bir soğuğa tutuldu kalemim. Yazmak her zamanki gibi kolay değil çocuk. Senin hesabını nasıl vereceğiz bilmiyorum. Vahyi memleketimin ruhu kılmak için elinden geleni yapmayan mazeretsiz Müslümanlar kadar suçluyum. ”Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez”. Gücümün yettiğine talip olmadığım için, haksızlık karşısında yüreğim yansa da sanki hiçbir şey yapamazmış gibi sukuta sığındığım için suçluyum. Şeytanul ahres(dilsiz şeytan) olmamak adına ne yapabilirim dilim dönmüyor ama, kalemim isyanın en koyu rengiyle tahrirde. Kalemime katillerinin boğazına dizilecek sözcükler geliyor. Ben iki cümleyle dünyayı başlarına dar etmeyi de bilirim: “FE HASBUHU CEHENNEM” Seni müdafaa edemediğim için yasını tüm insanlığa tutturamadığım için beni affet çocuk, beni affet! Ve Rabbim! Ona ve mesuliyetini idrak edememiş biz Müslümanlara rahmet et! Âmin
gariptik ve garip
gariptik ve garip.
fazla söze gerek yok bu şiirde.
ezilen cümleler adına ezcümle:
ez küfrü koyma yürekte!..
Bir Devrimci Müslüman: Rıdvan Kaya
Hikayenizin başında, sizi islami mücadeleye sevk eden nedenler neydi? ‘Herkes gibi müslüman’ olmanıza engel ne?
Dindar bir aile ortamında yetiştim. Çocukluğumdan itibaren İslami fikirlere zaten açıktım. Bu yüzden İslami kimliğimin bir anlamda doğal çevre(m) ortamında geliştiğini söyleyebilirim. Bununla birlikte geleneksel bir dindarlık ve klasik düşünce kalıpları yerine sorgulayan, eleştiren ve Kur’anî temelde dini ve kimliğimi yeniden tanımlamaya yönelik bir eğilim içine girmem büyük ölçüde 70’li yılların sonundan itibaren tüm Ortadoğu’da yükselen İslami hareketlerin Türkiye coğrafyasına da yansıyan izdüşümleri sayesinde olmuştur. Bilhassa lise öğrenimim sırasında gerek üst sınıflardaki abi konumundaki insanların, gerekse de öğretmenlerimiz arasında kişiliği ve birikimiyle öne çıkan kişilerin bu sürece katkısı büyüktü.
Yaşadığımız ülkedeki haksızlıklar; yetiştiğimiz ailelerimizin de çok net biçimde hissettiği şekilde dindar insanların devlet tarafından sürekli aşağılanması ve ikinci sınıf muamelesine tabi tutulması; resmi ideolojik doğrultuda verilmeye çalışılan eğitim kalıplarının despotik ve dayatmacı niteliği ve aynı dönemde bilhassa İran’da gerçekleşen devrim başta olmak üzere tüm Ortadoğu’da yükselen İslami hareketler gibi etkenler sorgulayıcı bir perspektif meydana getirdi. Tüm bu sürecin hayatı ve olayları daha sorumlu bir tarzda algılama ve buna uygun tavır geliştirme noktasında uyarıcı etki yaptığını söyleyebilirim. Sahip olduğumuz bilgi sıradan bir Müslümanlık iddiasıyla yetinmeme ve İslami kimliğimizi hayatımızın bütününde bir kılavuz, bir rehber şeklinde algılama anlayışını besledi.
Devamı »
ACZİYETİN AZLETTİĞİ MANA
Hislerim sarih, kelimelerim melal. Hep aynı sızıyı duyuyorum. Kim çaldı kelimelerimden yine. Bak yine anlatamıyorum. Allah’ım neden hükmedemiyorum kelama? Ma’lül sözlerim sözcüklerim. Teklifsiz cümlelerim. Bedihi manalara gebeyim İçinde mahsur kaldım çatlamalı kabuğum. Heybeme sığmıyor hayallerim. Kudretinden emin bir arslan kadar zavallıyım, koparılmış bir çiçek kadar özgür. Ellerimde kelepçe, mürekkebim kandan, kalemim müstakbel bir “ney”in anavatanından, ağulu nağmelere hamil, rakik dokunuşlara teşne, nazenin bir kamış. Yazmaya ne kadar da hazırım. Destursuz bismilsiz olmamalı sözlerim, kusursuz ve misilsiz olmalı. Bugüne kadar, hakikat namına ne biriktirmişsem azar azar, dökmeliyim ortaya. Kırıp dökmeden evirip çevirmeden haykırmalıyım artık, tedrici bir tekamül seyriyle büyüttüğüm ne varsa hak adına. Çağın tefessüh etmiş marazi zihniyetine tükürmeliyim, kendine getirici bir ağız dolusu hakikat!”Çilesiz suratlara tüküresim geliyor” Ya inananın mübarek ağzından çıkacak tükrüğü bile hak etmeyenlere ne yapmalı?”Acırım tükrüğe billahi tükürsem yüzüne.”. . .
Bu sancıyı çekenlerin ilki olmadığım kadar kesin, sonuncusu olmayacağım. Kelimelere sığdırılamayan manaların varlığıyla “çile”den çıkan şairin isyanına şahidim:”Bu dünya bir kuyu, havasız çömlek. Daralıyorum. Kelime manayı boğan bir gömlek. Paralıyorum”. Bir kapının eşiğindeyim, şairin işaret ettiği diyarın hemen önündeyim. Açacağım kapı kelimelerin esrarına götürecek beni. Kapının dürbininden sözcükleri gözetliyorum:” Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum”
Devamı »
Yalnızlık Sözleri Okumaya Giriş
bana iki ciltlik mutluluk hediye eden Hüseyin Güneş’e.
Ali Şeriati’nin Yalnızlık Sözleri’ni elime aldığım şu günlerde ne ilginçtir ki tam anlamıyla yalnızım. Öğrencilik hayatını tek başına bir öğrenci evinde geçiriyorsan yalnızlığın dibine çift kişilik bir biletin var demektir! Böyle her öğrenci fakirdir ama büyük şehirde küçük bütçeli bir ekonomiye sahipse, gayrı bundan sâfi fakirlik mi olur? Olsun. Paran yoksa dışarda bir şeyler yiyemezsin. Ev arkadaşın yoksa da tek başına yemek yapıp yemek olacak iş değil doğrusu. Çok nadir de olsa alt komşunuz size yemek getirir. Ayda biri bulmaz ancak Allah razı olsun, bunu komşuluk bilip, siz de komşuluk yaparsınız! Bir de böyle bir şey var: bayansa öğrenci, komşuluk olur; ablalar teyzeler daha bir komşu olur. Erkekler için önyargılardan geçilmez. Uslu efendi edepli bir çocuk olmanla önyargıları iki seneye kırsan, zaten taşınmış olursun en geç üçüncü yıla gitmeden! Öğrencilik karlıdır ve kârlı bir kazanç kapısıdır. Oğlunu veya kızını uzağa okumaya gönderen anne babaların kendi çocukları dolayısıyla öğrencilerin halinden anladığını tespit etmiş bulunuyorum. Ben çok katmanlı bir öğrenci hayatı yaşadım. Öğrencilikten taviz vermediğimi gururla, ama neden gururla söylüyorum, bilmiyorum. İzmit’te de uzunca bir deneyimim oldu. (olmaz olsun öyle deneyim! Yok ya, yine de olsun:) Haydarpaşa Adapazarı treni şahittir ki içten içe bir “kendi başının çaresine bak” ile “ne halin varsa gör!” arası bir arka plana ve ardı sıra plansızlığa sahiptir bu yaşam biçimi. Hep bir sefillik tınısı vardır fonda. Yaşama hayatta kalma dürtüsü destek olur. Dur kaklar dur kaklar olur. Olur olmaz aksilikler olur. Normaldir. Mesela evi su basar bu ay, önümüzdeki ay susuz kalabilirsin. E, fatura parasıyla ayakkabı almıştı ya arkadaşın! Hani taşınırsın ya, öğrencilik sürdürülemez bir taşınmadır, bir evden diğerine mutlaka ama mutlaka birkaç eşya zayi olur, maddi veya manevi, öğrencilik budur. Çok taşındık ve anladık ki yerleşik hayata geçmek öğrenciliğin parapsikolojisinde yazmaz. Bu resmen şirktir! Ailesinin yanında öğrencilik hayatı sürenler bizden değildir, biz de onlardan değiliz, onların öğrenciliği onlara, bizimki bize. Öğrencilik küfür gibi tek millettir! Akbilinden tut ,lokantasına, sinemasına, her yerde bu üst kimliğin, alt üst olmuş kimliğin sana hatırlatılır, yarı alaycı, yarı kayırmacı, yarıdan çokça kazıklamacı! Okulun dışında bir yerde hayrını gördün diyelim öğrenciliğin, hepsi bu; öğrencilik asla aktarma yapmaz. Ak kedi kara kedi. Öğrenci ortamlarında ak, dışında kara kedi. Hakikaten batıl inanç: bir tür kara mizah! Topu topu güncel bir espri olsun öğrencilik, yerinde yapılmamış olup, hep bir olmamışlık hali ile malûldür. Malum: Devlet öğrencilere yardım etsin! İsteyenin bir yüzü, vermeyen iki yüzlüdür. Allah versin kardeşim. Allah öğrencilere, öğrenciler Allah’a yakındır, bakmayın çoğu savrulmuşsa da, öğrenciler devrime feci bir şekilde inanır. Transformırs gibi sahabeye dönüşmeye hazır ne öğrenciler gördüm pantolonu kıçından düştü düşecek yürüyen. Halden anlar öğrenci. Sınıf çelişkisini müşahede etmiş, alt yapı çalışmaları umut vermeyen, kastlaşmakla restleşen, çarşı gibi de olsa karşı ve alayına isyandır. Bu isyan nisyan ile malûlen emekliye ayırmaz öğrenciyi. Böyle, hepsini okurun anlamadığı cümleleri vardır öğrencinin. Lehçe ve ağız dolusu laflar eder, gecelemelerden, nedeni bilimsel olarak açıklanamayan hazlar alır. Bir düzen tutturmaya yüz mü tuttu öğrenci, rahatsız olur, insan içine çıkmaya yüz bulamaz da, hemen düzenini bozar. İşte, ne bileyim, uyku saatlerini bozar, şehir dışına, hiç gereği yokken arkadaşına gider, onda bunda şunda kalır, mavi boncuk kimseyse, gönlü orda kalır. Saçma bir kelime oyununa dönebilir böylece hayatı: hayran olurken ayran olur olmaz işleri çok olur ve bir bakmışsın ki olmazlanıyor ve sen bunu neye yoracağını şaşırırsın ve yorulursun ve “ne halin varsa gör” dersin. (bakınız 19. Cümle, yanlış saymadıysam. Bu 19 mucizesi kadar mucize, saçmalığı gibi saçmalıktır. Öğrencilik parantez içinde tırnak içinde içinden geldiği gibi ve dahi gittiği gibi gittiği yere kadar yaşamaktır. Sözlüklerde yazmaz. Antropoloji sözlüğünde yazabilir. Allah bilir! Öğrencilik doğru yazılmaz, yanlış yazılır. Şöyle ki öğrncilki! Ah.)
yazara yaramaz cümle
uykulu gözlerle bakan bu cümle
uzanmış beyaz kağıdın köşesine
bir anlama gelmiyor, yatıyordu.
yazar, masasının başında
yola çıkmaya hazırlanıyordu.
vakit koşarak gelip de,
sabaha biraz vardı!
ilk cümle çağırılmıştı
ama gelmek bilmedi.
anladı yazar,
uyuyakalmıştı.
kalkıp yanına gitti
uzun uzun seyretti
ve üzerine bi’ şiir örttü!
Ey Gafiller!..
Geçen cuma günü, başbakan, Meclis’te, Birlik ve Beraberlik Projesi’ni anlattığı 64 dakikalık bir konuşma yaptı.
Hakkını teslim etmek gerekir ki, Erdoğan günündeyse, son derecede etkili oluyor konuşmalarıyla.
Nitekim bizim sözde muhalefet partilerimizi, CHP ve MHP’yi, hallaç pamuğu gibi attı, akıllarını başlarından aldı, adeta perişan etti.
Evlere şenlik muhalefet üyeleri sık sık laf atarak, sataşarak konuşmasını bölüyorlardı Erdoğan’ın ve fakat anında aldıkları yanıtlar hiç de işlerine gelecek cinsten değildi!
Bu besleyici, hem de eğlendirici konuşmayı internetten seyrediyordum.
Dakikalar 54’ü gösteriyordu ki CHP Meclis salonunu terk etti.
Tam o esnada arka sıralardan bir MHP’li, başkanının yanına geldi. Hafif eğildi, ona bir şey söyledi; duyulmuyordu elbet, ancak başkan’ın el işretinden, ne dediği rahatlıkla okunuyordu!
Hayır diyordu arkaya doğru götürdüğü elini aşağıya sallayarak, hayır otur!
Güler misin ağlar mısın?
Vekil, öğretmeninden tuvalete gitmek için izin isteyen öğrenci gibi ricada bulunmuş, başkanı kabul etmeyince de gidip sırasına oturmuştu!
Sormak gerek: Acaba o kişi milletin vekili miydi yoksa parti başkanının emir eri mi?
Cevabı belli bir soru daha: Türkiye’nin partilerinde ‘parti içi demokrasi’den söz edilebilir mi?
Devamı »
hz. ömür
bugün senin için
kör bir kızın
yola yazdığı
şiiri okudum
Yorum Yapın
Yorum Yapın
Yorum Yapın